METOT - BEN NASIL GÖRDÜM?

 


“…Çok şey biliyordu, çok şey okumuştu, ama tüm bunları kendi için, kendi hırsı için edinmişti. Bilmek, onun için para biriktirmek gibi bir şeydi. Bildiklerinde sevgi eksikti, erdem eksikti; bildiklerini kendi için biliyordu yalnızca; bu yüzden hiçbir yere akmayan, ulaşmayan, hiçbir şeye dönüşmeyen bir şeydi bildikleri, kendisinde birikiyor ve kendini boğuyordu.”

Cenk Hikayeleri- Murathan Mungan

Semaver Kumpanya’nın Metot’unu yıllar önce (yıllar önce diyebilecek kadar zaman geçmiş olmasına şaşıyorum) kendi sahnelerinde izlemiştim. Maskelerin ve mesafelerin varlığına gerek duymadığımız güzel günlerden bir hatıra diyebiliriz sanırım. Oyuna duyduğum ilginin başlıca kaynağı, çok uzun zamandır sahneleniyor olmasıydı. Yaklaşık 7-8 senedir sahnelenen bir oyunun seyircide karşılık bulmaya devam etmesi oldukça etkileyici bulmuştum. Metot’u beğenmekle beraber Semaver’in diğer oyunlarına nazaran listemde gerilerde kalmıştı. Bunun nedenine geçmeden önce bugün neden yıllar önce izlediğim bir oyunu yazmaya karar verdiğimi açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde Metot bir mini dizi olarak Gain’de yayına girdi. Şu an Semaver Kumpanya’yı Kocamustafapaşa’da izlemek, perde arasında kapının önünde çay içmek, koca bir kalabalıkla alkış tutturmak hayal gibi görünse de oyunlardan birine erişebilecek olmak gerçekten mutluluk verici. İşte bu yüzden hadi bugün Metot’u konuşalım.

Rekabet öğretisiyle yetişen bizler için bir başkasını geçme zorunluluğu fazlasıyla gerçek. Varlığımızı algılamaya başladığımız andan itibaren belleğimize sistem tarafından büyük bir ihtiyaç kazınıyor: Önde gelmek. Akademik başarılar, görünüşler, ilişkiler, her şey bir kıyasa tabi tutuluyor. Daha olmanın gerekliliğini, içine çekildiğimiz büyük yarış her an hissettirirken bir süreliğine durmak gerekiyor. Tüm bu kargaşaya bakıp bitiş çizgisinde bizi neyin beklediğini düşünmek ve o yolda ilerlerken geçirdiğimiz değişimi isteyip istemediğimizi sorgulamak lazım geliyor. Bana kalırsa, Metot, hepimizin kıyısından köşesinden dâhil olduğu bu yarışı anlattığından yıllardır salonları doldurmayı başarıyor. İnatla diğerlerini rakip belleyen bizlere, çarpışmalarımızın kaybettirdiklerini hatırlatıyor.

Oyun, normalin dışında ilerleyen bir iş görüşmesini anlatıyor. Dört kişinin katıldığı bu mülakatta, adayların yeteneklerinin ötesinde kimlikleri sorgulanıyor. Şirketin ideal çalışanı olmak için bu dört adayın birbiriyle olan yarışını izliyoruz. Jordi Galceran’ın kaleme aldığı oyun, sistemin aradığı kriterlere toplumun gösterdiği uyumu eleştiriyor. Görüşmede şirketten gelen komutlar üzerine ‘işe uygunluklarını’ kanıtlamaya çalışan adaylar farklı farklı noktalardan durumlara yaklaşıyor. Özetle, oyun, başarı için her şey mübah mıdır sorusunu soruyor.

Mercedes’i bu mücadelenin içinde incelediğimizde sağduyulu olmaya çalışmasının yanında yeterliliğini kanıtlamaya olan isteğini görüyoruz. Enrique’ye baktığımızda ise işi almaya oldukça hevesli bir karakter görüyoruz. Her duruma uyum sağlıyor ve bu özelliğinden de gurur duyuyor. Ve Metot’un zıt iki noktası olarak Fernando ile Carlos’u seyrediyoruz. Etik doğruları ve duygusallığı ile göze çarpan Carlos, görüşmeyi doğrularının önüne koymuyor. Fernando ise keskin inançları ile yapılması gerekeni yapan olarak sunuluyor. Oyunun başarılı bir şekilde gösterdiği şey, bu iş görüşmesinde kimliklerin yalnızca fayda sağlayıp sağlamamasına göre değerlendirilmesi. Fernando’nun kendisi gibi insanlarla yüzleşseydi daha az şüpheye düşeceğini bilen şirket yetkilileri, onu etik değerlerini sınırlarına kadar zorlayacak insanlarla bir araya getiriyor. Fernando insani durumlarla ve tepkilerle karşılaştıkça şirket, ideal adayın o olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Sonuçta, karşınızda beyaz bayrak sallayan biriyle savaşmak daha zordur, öyle değil mi?

Sistem eleştirisi yapılacak çokça alan yaratan metniyle Metot’a biraz uzak kalmamın sebebi, yaptığı ya da yapabileceği eleştirileri ıskaladığını hissetmem olmuştu. Çünkü bence oldukça değerli bir temaya sahip: Hayattaki önceliğinin en iyi olmak ve kazanmak olması. En iyisi olursak istediklerimizin bizi bulacağına dair sözlerle dolan zihnimiz, toplumun başarı ölçüsünü de değerli olmakla eşleyiveriyor. Yetersizlik hissetmemek için bu yarışı kazanmak zorundayız diye düşünüyoruz. Dönemimizin popüler (ne mutlu ki popülerlikleri bir nebze azalmış gibi hissediyorum) motivasyon konuşmacıları sahneye çıkıp yığınla insana nasıl en iyi olduklarını anlatırken hepimize reçeteler sunuyorlar. Milyonerlerin sabah rutini bilgilerinden tutun da yediklerine, okuduklarına kadar uzanan bu tarifler, her tarafta etrafımızı sarıyor. Biz de kendimizi karşımıza çıkan herkesle kıyaslamayı öğreniyoruz. En iyi denen şeyin ne olduğu belli değilken biz düzenin bunu 100% doğrulukla saptayacak kadar güçlü olduğuna ve seçilmemenin tümüyle bizim zayıflığımızı işaret ettiğine, tüm fırsat eşitsizliklerini de yok sayarak, kanaat getiriyoruz. Sistem, gerçekten hak eden herkesin başarıya ulaştığını ve yapamadığımız her şeyin bizim başarısızlığımız olduğuna inandırıyor bizi. Belki de daha tehlikelisi seçildiğimizde de gerçekten karşımızdakilerden daha fazlası olduğumuz yanılgısına düşüyoruz. Metot’un iş görüşmesi, adaylarına şöyle diyor: Öyleyse, başarmak için yapman gereken her şeyi yaparsın değil mi?

Ne zaman rekabetin yarattığı yozlaşmadan dem vursam rekabetin motivasyon kaynağı olduğuna dair argümanlar dinliyorum ve gerçekten merak ediyorum bundan daha iyi bir kaynak bulamaz mıyız? Sorularımı ortaya bırakıp Metot’u sahnede yakalayamadıysanız Gain’de izlemenizi ya da -umuyorum ki- yakın bir gelecekte sahnede izlemenizi tavsiye ediyorum. Öyleyse; bildiklerimizin, dünyayı rakiplerle dolu bir yarış alanı olarak göstermeyen bir yere aktığı günler olsun!


*İletişim için tiyatro101@gmail.com



Yorumlar

Popüler Yayınlar