THE DEEP BLUE SEA - BEN NASIL GÖRDÜM?



“Yaşamam için bana küçüğünden bir parça ekmek uzattı. Yalnızca yaşamam için.”

Sabah kalkıyor, ilk iş suratına suyu boca ediyor. Kahvaltısını yapıyor, işe gitmesi gerektiğini, işte yapacakları olduğunu biliyor. Ödemesi gereken bir kirası, faturaları, kardeşinin doğacak çocuğu için alması gereken hediyesi var. Yapması gereken şeyler var. Yapıyor da. Her günü olması gereken yerlerde, yapması gerekenleri yaparak geçiyor. Şikâyet etmeden, burnundan solumadan ve kendine azap çektirmeden gözünü açtığı her yeni günde böyle yaşamaya devam edecek, biliyor. Çünkü umudun bittiği yerde hayat başlıyor. The Deep Blue Sea, umudun ardındaki hayat tanımıyla var olmayı umuda ve kutsal bir amaca bağlamadan her gün bir ilmek daha atmaya odaklanan insanları hatırlatıyor. Üstelik, ilginç bir şekilde bu umudun ötesi denilen yer pek bir umutlu görünüyor. Neden mi? Çünkü tükenmeyen bir direnme, uğraşma ve en nihayetinde yaşama halini hayal ettiriyor.

National Theatre, pandemi dönemi boyunca Youtube üzerinden oyunlarını bir haftalık sürelerle yayına açtı. Yapılan bu gösterimlerle izleyicileri tiyatroya kavuşturmasının yanı sıra National Theatre, sanatın ve sanatçının var olma mücadelesi verdiği bu dönemde tiyatro seyircilerini bağış yapmaya davet etti. Gösterimi yapılan oyunlardan biri de Rattigan’ın 1952’de kaleme aldığı The Deep Blue Sea oldu. The Deep Blue Sea, insanların hayatta kalmayı amaçlamanın ötesine geçemediği savaş günlerinin izleri henüz tazeyken yazılmış bir oyun olarak yaşamı kendi elleriyle ötesine iten bir kadının hikayesine açılıyor. Savaşı hafızalarında taşıyan bir toplumu sahneye çağırıp intiharı anlatmanın farklılığına sahip bu oyun, amaca ve umuda dair iz bulamadığı hayatını terk etmeyi dileyen Hester’in hikayesi. 

Oyun, şeffaf duvarlardan oluşan bir apartmanda, Hester’in apartman sakinleri tarafından evinde baygın bir halde bulunmasıyla başlıyor. İntihara teşebbüs ettiği anlaşılmasıyla beraber komşular panik içinde apartman sakinlerinden biri olan doktorluktan men edilmiş Miller'i çağrıyorlar. Hester'i kurtaran ve onun hakkında çok da fikirleri olmayan komşuları kime haber vereceklerini, bunun tekrar yaşanmaması için ne yapmaları gerektiğini bilemez halde Hester'i aralarında en iyi tanıyan kişiye yöneliyorlar.

Hester ile ilgili ilk öğrendiğimiz şey kocasını terk ettiği ve sevdiği adamla sosyal yaşantısına çok da uymayan bir hayat yaşadığı oluyor. Terk ettiği kocasının, intihar teşebbüsünün ardından Hester’in yanına gelmesiyle bizler için Hester’in eski hayatı da aydınlanıveriyor. 

Hester’in kocasıyla kurduğu rahat ve sosyal yaşamı, Freddie’ye duyduğu büyük aşkla değişivermiş. Freddie ile hayalindeki aşka kavuşmuş ve belki de kocasının ideal eş figürü olmaktan aşık bir kadın olmaya terfi ettiğini hissetmiş. Fakat, Hester'in aşkı, Freddie tarafından istediği ölçüde karşılık görmemiş. Hissettiklerinin karşılığını görememek Freddie’nin yanında aciz düşmüş bir aşığa dönüşmesine sebep olmuş. 

Hester'in intihar teşebbüsünün ardından kocasıyla yaptığı konuşmalar bizler için Freddie ile kurduğu hayatta ne denli savrulduğunu, bir ressam olarak kaybolduğunu ve üretemediğini açık ediyor. O, Freddie’ye olan hislerini sırtına yükleyip yürüyebilmek için onun yardımını bekledikçe yorgun düşüyor ve elindeki her şeyi yere düşürmeye başlıyor. İntiharı ise bu kırılgan ilişkiyi, her ne kadar aşkı büyük olsa da, devam ettirilemez kılıyor. Freddie, yeterli sevgiyi gösteremediğini ve gösteremeyeceğini kabul ederek terk ediyor Hester’i. Ardından terk ettiği kocası yanıma dön dese de Hester, artık onun karısı olamayacağını da biliyor. Geriye iki seçenek kalıyor: Var olmaya devam etmek için benliğine kavuşmak ya da her şeyden vazgeçmek… 

Tam da bu noktada, savaştan yeni çıkan halkın sezilerine sahip, doktorluktan sürülmüş olan Miller çıkıyor karşımıza. İntihar denemesinin ardından Hester ile ilgilenen Miller, yol ayrımında Hester’in karşısında dikilen kişi oluyor. Hester’e sevdiği adamın gittiğini, kabullenmesi gerektiğini söyleyen de o oluyor. Hester, bildiği ama kabullenemediği bu gerçeğin karşısında umudu olmayan bir insan hayata nasıl devam eder sorusunu yöneltiyor. Miller ise "Umudun ardına geç.” diyor, “Umudun ardında hayat var!".

The Deep Blue Sea, bize Hester’in ne yapmaya karar verdiğini kesin bir şekilde söylemiyor. Perdeler kapanmadan önce bilmesek de verilen küçük ipuçları Hester’in umudun ötesine geçtiğini hissettiriyor. 

Ne denli sevgiyi tadarsa insan o kadar yoğun bir devam etme arzusunda oluyor. Var olduğunu hissetmenin, daha iyinin mümkün olduğuna inanmanın güçlü bir yolu da aşk olsa gerek. Hester için aşkı eşit olmayan bir hal aldıkça ve kendini bir başkasına olan sevgisiyle tanımladıkça benliği silikleşiyor. Umudun birileri tarafından ona servis edilmesini bekledikçe aç kalıyor. Bu karanlık hal, âşık olduğu adamdan vazgeçtiği anda bir nebze aydınlanıyor. Çünkü tam da o zaman aç karnını doyurması gerektiğini hissediyor.

Öyleyse, vazgeçtiklerimizin bizi hayata kavuşturduğu, yorgunluklarımız kaybolduğu günler olsun! 



Yorumlar

Popüler Yayınlar