YAŞAMAYA DAİR - BEN NASIL GÖRDÜM?



Yaşam, okyanusları andırır. Alabildiğine geniştir ve bizleri, varlığımızı, tümüyle aşar. Kendi kuralları vardır. Bizim payımıza yalnızca akan suya nasıl eşlik edeceğimize karar vermek düşer. Karar vermek içinse cebimizde yanıt bekleyen tonla soru var. İçine düştüğümüz bunca güzellik bunca keder bize neyi anlatır? Hayat, neyi gereksinir ve omzumuza hangi sorumlulukları yükler? Dünyayı, görmemiz gereken yerden gösteren bir pencere var mı? Yani; temel soru şu ki her şeyi barındıran bu dünyada, eğip büküp neresinden tutmalı ki yaşamı, doğru yaşadım denilebilsin? Eğer tüm bunların bir yanıtı varsa Nazım’ın kendi arayışından cevaplara giden bir yol çizebilir miyiz? Yaşamaya Dair, bize bu okyanusta kürek çekmeyi öğretebilir mi?

Nazım Hikmet, ömrünün on yedi yılını hapishanelerde geçirir. Zihni ve kalemi bu kadar kuvvetli birinin yaşama bunca zaman uzak kalışı, üstünden tekrar tekrar geçtiğimiz dizelerin de doğumu olur. Yazdıkları; hayata ve insanlığa hasretle bakar. Dışarı açılmayan odasında hayalleri ve gerçekleri çarpıştırır. Bu şiirler gökyüzünü göremeyen bir adamın maviliği ve yıldızları, karısına dokunamayan bir sevgilinin aşkı anlatışını barındırır. Ve ister istemez, Nazım Hikmet’in yaşama karşı tutunduğu inancı açık eder. Yaşamaya Dair, Nazım Hikmet’in arkasında bıraktıklarına ses verir. Seyirciyi bu hasret günlerine götürür. Piraye ve Nazım’ın mesafelerle verdiği mücadeleyi hissettirir. Çok defa düşen ve çok defa kalkan bir adamı hatırlatır. O; kendi kavuşamayışlarına, yapamadığı ve söyleyemediklerine rağmen dünyayı coşkuyla sever. Öyle ki bize de bu güzelliği doyasıya yaşamayı öğütler. Elbette serpilip gelişen hayatın düşmanlarından da bahseder ama hiçbir zaman onları baş aktör yapmaz. Onlar Nazım Hikmet için insandan çok eşyaya benzer. Hayatı resmeden bir tabloda onların yeri küçüktür. Nazım’ın yaşama dair üstüne düştükleri iyiler, çocuklar ve ağaçlardır. Onun bu hali düşündürür: Dünyaya karşı böylesine bağlı olmasını sağlayan nedir? Tek bir şey diğer her şeyden daha açıktır ki Nazım Hikmet’in iyi olana sevgisi, yorgunluğunu ve kinini yenmeyi başarır. Doğruları, onu tüm bu hüzünlerin içinden sağ çıkartmaya yeter. Nazım’ın kafası sevmek, düşünmek ve anlamakta devam eder. Karanlığın içinde kavuşulabilecek aydınlığa inanır ve bize seslenir:
“…İnsanlar sizi çağrıyorum
Kitaplar, ağaçlar ve balıklar için.
Buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
Üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.
Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
Günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
Çocukların avuçlarında yeşerecekler.”
Yaşamı, apaçık kendini belli eden doğrulara tutunarak, coşkuyla sarılıp sarmalamamız gerektiğine inandırır. Tıpkı bunun bizi güçlü kılacağını hissettirdiği gibi…

Yaşamaya Dair, Dostlar Tiyatrosu’nun seyirci tarafından oldukça sahiplenen oyunlarından biri. Ve izleyende yarattığı etkiye dayanarak bunu anlamak hiç de zor değil. Genco Erkal’ın Nazım Hikmet ile kurduğu bağın kuvvetini kanıtlayarak şiirlere yaraşır bir oyun meydana geliyor. Tülay Günal, besteleri seslendirişi ve Piraye’ye verdiği duruşla oyunun hem hüznüne hem coşkusuna çok yakışıyor. Yaşamaya Dair; biraz durmak, üzülmek ama düşünmek, kaybolduğunu fark etmek ama çıkışı bulmak için harika bir oyun.

Her şeyin zor göründüğü ve ümitsizliğin yanı başımızda varlığını hissettirdiği dünyamızda, kaybolmayacak anlamlar var. Yolumuzu devamlı kesecek güzellikler ve üstüne çabalayacak ortak dertler var. Yalnızlığın en derinden baş gösterdiği yerlerde bile tutulacak eller var. Yaşamaya dair tutturmamız gereken bir dikiş varsa eğer; iyiyi koruyabilecek irademizi hatırlamaktan ve hatırlatmaktan geçiyor:
Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri
Yıkan da biziz yaratan da biziz,
Yıkan da biziz yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada…”
Öyleyse, ihtiyacımız olan umuda bulandığımız günler olsun!

Yorumlar

Popüler Yayınlar