RADYO TİYATROLARI - ESKİYE ATIF


          “Güzel olan ne varsa geçmişte, getir onları bana!”

Bugün bir oyun üzerine değil, yarım kalmış bir hikaye üzerine konuşacağım. Tozlu arşivlerde saklanan radyo tiyatroları hakkında. Peki neden? Neden bu kadar geriye gidip eski sesleri anlatacağım? Elbette tiyatro kültürü oluşturmak için atılmış bu adımı hatırlamak ve sanatın erişebilirliğini konuşmak için. Ve belki de daha önemlisi sahip olduğumuz bir şeyi kaybetmenin hüznünü taşımak için.

Dünyada 1914’te, Türkiye’de ise1950’de ilk kez hayatımıza giren Radyo Tiyatroları, yerli ve yabancı yazarlardan birçok eserin seslendirilmesiyle oluşturulmuş. Özellikle Arkası Yarın programının başlamasıyla zamanın gençleri/çocukları için heyecanla beklenen oyunlar yayınlanmış. Dostoyevski’den Victor Hugo’ya, George Orwell’den Kafka’ya önemli isimlerin kült birçok eseri hazırlanıyor, dönemin tiyatro sanatçıları etkileyici diksiyonları ile seslendiriyormuş. Düşünün ki TGRT ve TRT Radyo’nun yaptığı bu yayınlarla herkes Hayvan Çiftliği, Beyaz Geceler, Cimri gibi eserlere hayal güçlerini de zorlayarak ulaşabiliyormuş. Yani, oyunların sahip olduğu eleştirel/sanatsal bakış açısı tam anlamıyla erişilebilir konuma geliyormuş. Öyle ki bu yayınları yakalayan nesil, maaile toplanıp dinledikleri eserleri hala heyecanla anlatıyor. Her ne kadar radyo tiyatroları ve tiyatrolar farklı sanat dalları olarak ayrışsalar da toplumu geliştirme noktasında birleşiyorlar. Bu nedenle günümüz tiyatro sanatının erişebilirliğini bir karşılaştırma olarak sorgulayabiliriz. Günümüzde maddi güç, konum ve zaman sebepli sorunlar tiyatronun dar bir grubun ilgisinde olmasına sebep oluyor. Her ne kadar Şehir Tiyatroları uygun fiyatlı olsa da nüfus yoğunluğunu düşünürsek bunun tam bir çözüm olduğunu söyleyemeyiz. Özel tiyatrolar ise büyük bir kesim için gidilemeyecek kadar pahalı. Konumsal olarak baktığımızda da büyük şehirler dışında erişimin çok azaldığını görüyoruz. Hatta İstanbul içinde bile tiyatro sahneleri belli yerlere yayılmış. Ve zaman açısından da henüz oturtamadığımız tiyatro geleneğimiz işe/okula giden birçok insan için -tiyatro salonuna ulaşmak ve oyuna 2 saat ayırmak- bir yük gibi algılanıyor. Yapılan istatistiklere baktığımızda da nüfusun yalnızca 7,43'nün tiyatro izleyicisi olduğunu görüyoruz. Durumu yorumlamamızı kolaylaştıran diğer veri ise %80'imizin hiç tiyatroya gitmemiş olması. Tüm bu noktalarla yapılan birçok değerli işin yeterince halka ulaşamadığını söyleyebiliriz. Radyo tiyatroları ve tiyatro arasındaki bahsettiğimiz halka hitap edebilme farkı beni radyo tiyatrolarını dinlemeye itti. Gazanfer Özcan’ın telaşlı ve korku içinde bir adamı seslendirdiği Yalnız Adama Tuzak, Oscar Wilde’ın soylu eleştirisi ile Öyle Bir Kadın İşte ve daha nicesini dinlemek insana gizlice geçmişe tanık olma hissiyatı veriyor. Bir su sesi için gerçekten suyun döküldüğü, merdiven çıkıp inerek efekt oluşturulan bu oyunlar hala ulaşılabilir ve hala çok değerli. Çünkü hala hedeflediği amaca ulaşmış sayılmaz. 

           Sanat değdiği yerlerde anlam kazanır. Ve tiyatro doğduğu andan itibaren kitlelere seslenmek için yapılmıştır. Belki ulaşamadığınız tiyatro ruhunu eskilerin seslerinde bulursunuz, belki de tiyatro salonlarına aşina olsanız da sahip olduğumuz şeyleri radyo tiyatroları ile anarsınız. Hepimizin sanata erişebildiği günler olsun!

           İçten gelen not: Youtube üzerinden kolaylıkla radyo tiyatrolarına ulaşabilirsiniz. Oyunlar genellikle 40 dk-1 saat aralığında. Arkası Yarın yayınları ise 2-3 bölümden oluşuyor.

Sezai Aydın’ın muhteşem seslendirmesiyle Bir İdam Mahkumunun Son Günü-Victor Hugo 

Yorumlar

Popüler Yayınlar